Uzun zamandır yazamıyordum. Hasret kaldım curnal yazmaya.
Evet, başlayalım! Yine otobüs maceralarım var.
Bunlar başıma hep Taksim'de geliyor, nedendir bilinmez. Saat 12 olmamış henüz!
Halk otobüsüne bindik yine, 110 numara, "Öğrenci" dedim.
"Akbilin var mı?" dedi. Akbilim olsa zaten basardım geçerdim, senin yanına gelmezdim değil mi? Akıl, mantık...
"Yok."
"Öyleyse tam parası alıyoruz."
"Ne alaka, saat 12'yi geçmedi. Akbilim varsa zaten kullanırım, ne diye para vereyim ki!"
"Öyle."
"Hayret bir şeysiniz. Sürekli yeni şeyler çıkartıyorsunuz, kafanızdan uyduruyorsunuz. Hani gece tarifesini anladım da... Bıktım sizle tartışmaktan."
"..."
Mantıksızlığa bakar mısınız? Canımızı sıktı. Saatlerce konuşmadan Kadıköy'e döndük. Tadımız kaçtı anlayacağınız.
...
Şehir dışındaydım tatildeyken, sonra İstanbul'a gelince sudan çıkmış balığa döndüm. Bütün kızların ayaklarında botlar, çizmeler... Hava da öyle güzel ki...
Aval aval baktım öyle. Bu sıcakta bot mu giyilir yahu? Elbette sürü sepet dalga geçtim. Bir eğlendim ki sormayın.
...
Tatildeyken sürekli şunu sorguladım: insanlar denizdeyken birbirlerini neden ıslatma sevdasına düşerler? Zaten ıslaktır, suyun içindeyken insan, ne diye ıslatırsın ki insanı? "0-5 yaş grubu..." diyeceğim ama koca koca adamlar, kadınlar yapıyor bunları.
...
Bir de şu laf atma olayından gına geldi artık. Öğğğğ...
"Kısa ama idare eder."
Laf yerken bile en zayıf noktamdan vuruluyorum. Hadi laf atmayı anladım, artık kabullendim de fakat niye insanı komplekse sürüklüyorsun ki? Hayret bir şey!!
...
Not: Bilgisayarım bozuk! Uuuhh! Can sıkıcı...
Yazın çektiğim fotoğraflar cd içinde duruyor ve ben okulun laboratuvarındaki photoshopta bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Öyleyse,
kusura bakmayın cevaplarımı geç veriyorum, teşekkürlerimi sunamıyorum.
Herkese güzel günler...